Ufuk Öncesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ufuk Öncesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.12.2024

2025

 


2025 yılının sağlıklı, huzurlu,
keyifli, (u)mutlu ve 
hep birlikte
geçmesi dileği ile...

mucizelerin geliştiği, 
yeniliklerin oluştuğu,
yeni yaratıların gerçekleştiği
yılların bir başlangıç yılı olması dileği ile


3.01.2023

Özlem


 Mayıs 2025
Dağları - Çölleri Özledim 

Özledim dağları, çölleri
Özledim yolları, Yolda olmayı
Özledim yoldaki kendimi 
Öncesi heyecanını, hazırlıkları, çalışmaları
Sonrası heyecanını, keyfi, mutluluğu

Oysa ne dağlar, ne de çöller uzakta
Ben kendimden uzaklaşmışım meğer...

Yeni bir gezi planlıyorum, 
Kendime, içime, dağlarıma, çöllerime
Hazırlık zamanı başlamalı...

22.03.2015

Oya


Çözülme
Ocak 2011

gözlerim açılmıyor, sadece kaşlarımı ve dilimi oynatabiliyorum. neredeyim, ne oldu. kollarım, ya bacaklarım; hiçbir şey hissetmiyorum. saatim kolumda mı peki, ya yüzüğüm, babamın anısı,  kaybolursa ölürüm. öldüm mü yoksa. biraz önce karımla kol kola, kırmızı halının üzerinde yürüyorduk. siyah dar pantolonun yanlarında gri şeritler vardı, elinde kocaman fotoğraf makinesi, makinesinden çok daha büyük bir tepe flaşıyla bizi izliyordu, böyle yerlere hiç alışık değilim, hiç de sevmem, Betül isteyince hayır diyemedim. flaş patladıkça gözlerim kamaştı, kocaman bir karanlık, sağır edecek bir patlama, ne uğruna… kör mü oldum, üstüne üstlük kıpırdayamıyorum hiç. Betül nerede, ben neredeyim.
“İmkânsız olanı düşlemek
Yenilmez olan düşmanla savaşmak
En dayanılmaz kedere dayanmak
sağ bileğimi yokluyorum, saat yok, biraz daha yukarı, yok. sağlık olsun diyecekken alışkanlıkla, sağlık ve bütün bunlar. ya yüzük, babamın yüzüğü.

3.12.2014

KİM


Kırgınlıklar
Mayıs 2014 

 “Harflerden yollarım, sözcüklerden duvarlarım, fırçalardan kapılarım vardı, pencerelerim fotoğraflarımdı. Bağrımdaki yıkıcı, yakıcı, yok edici yaratık nadiren uyurdu.”
Noktasız virgülsüz konuşuyordu. Neydi anlattığı, belki bir masal, belki eski bir film. Sokakların ılık, evlerin soğuk olduğu mevsimdeydik. Evin en sıcak yeri mutfaktaydım, yanıma geldi, oturdum, oturdu. Hiç bu kadar sık uğramazdı. Daha iki gün önce gelmiş, nerdeyse hiç konuşmadan sade kahvesini içmiş ve hemen kaybolmuştu. Ben mi çağırıyorum, o mu gençliğiyle kavga ediyor? Sabahtan beri sözcüklerin ve sözlüklerin arasında sıkışmıştım, burnumdan soluyordum, mola bana da iyi gelir, sevindim. Konuşuyordu, dinlemekten vaz geçtim, uzaklardan geçen bir yelkenliymiş gibi izledim. Ağlamış mıydı? Belki uykusuzdu, gözleri çipil çipildi. Bakışındaki parlaklığı gözlüğünün camı mı matlaştırmış, insanın göz rengi de solmaz herhalde. Tavanda boyalar nasıl da kabarmış, her biri patlamak üzere bir yanardağına benziyor. Bunlar da benim yaratıklarım… Saçları omuzlarında, gür kıvırcık. Gençliğinde hep kısacıktı. En çok pantolon giydiğine şaştım, bluzu, yeleği ile benden genç görünüyor, bu kesin. Kot eteğime, göğsü ve dirsekleri akmak üzere olan yün kazağıma baktım. Ne görüntümü, ne giydiklerimi beğendim. Elleriyle konuştuğunu hiç fark etmemişim. Parmakları sözcüklerine yol açıyor sanki. Ben konuşurken oysa, ellerimi nerdeyse suçlularmış gibi saklarım.

7.05.2014

Dünya Dönmeye Devam Ediyor



Son Durak 
Ekim 2011

Öldüm dedi, öldürdüm demek isterken
Öldüm dediğini duydum, onun olan beni öldürürken
Onsuz ve onun olan bensiz ben kaldı bana…

Dünya dönebilir mi yeniden?

Hisar’da bir çay bahçesi. Masada ince belli çay bardağı, kapağı turuncu kareli defter. Kadın yalnız. Elinde kalem, oturuyor. Gözleri uzaklarda. Mehmet Efendi arada çay bardağını dolusuyla değiştiriyor, kahvaltıya arkadaşı geldikten sonra geçeceklerini biliyor. Kısa aralıklarla kapıya mı bakıyor, yalnızca unuttuğu sözcüğü mü bulmaya çalışıyor oralarda, diye geçiriyor içinden. Bu sabah bir şeyler farklı galiba. Genç bir delikanlıydı kadını burada ilk defa o adamla gördüğünde. Ne genç, ne deli artık.

Sabah serince. Güneş bulutların ardında. Gökyüzü ve sular gri beyaz. Kıyıdaki ıslak bankın üzerinde bir martı, durduğu yerde kanatlarını açsa da ara sıra dosdoğru karşıya bakıyor kıpırdamadan. Çöpçü geceden kalanlarla ilgilenmeden banka yaklaşıyor. Martı aniden yükseliyor, grilerin içine. Kanatları hızla inip çıkıyor, sonra yükseklerde süzülüyor.

9.03.2014

Ada

Nisan 2009
Yağışlı bir kış günü adaya gidiyorum. Amaçsız dolaşıyorum. Pencere ve kapılardaki zamanın izleri yaşananları, sokakların kıvrımları hayal kırıklıklarını ele veriyor. Ada öyküm hala yarım, bitmemiş öyküler de yaşanamamışlıklar gibi tüketiyor içimi.

Anam koymuş ismimi. Aylar, yıllar, gelip geçti. Eski benden geriye sadece ismim kaldı. İnsanın sürekli aynı isimle yaşaması ağır bir yük. Adaların da isimleri değişmiyor, hiçbir şey aynı kalmamışken.
Kıyıdaki balıkçının denize bakışı, martının iskeledeki bekleyişi, sevgilisinin elini tutan kadının gülüşü, masanın altındaki kızın kendi kendine oyunu değiştirebilir mi ânı, karışabilir mi bugünün geçmişiyle geçmişin geleceği. Ne çok öykü gizli Ada’nın kuytularında.

18.09.2013

Küreksiz Sandal

Duyar duymaz koşarak vardım anamın yanına. Onun sıcaklığına sığınmak istedi içim. İçerde dışarıdakinden daha şiddetli bir fırtına. Elinde ahşap çerçeveli, keten paspartulu bir tablo, odanın ortasında duruyordu, sessiz, nefessiz. Yarı çıplak bir kadın, bedenini siyah bir tül sarmış, yüzüne vuran loş ışık hüznü açığa çıkarmış. Kadınların hüznü birbirini tamamlıyor, birbirini yansıtıyordu. Çiviyi duvara çakarken, anam kendi kendine mırıldandıklarını duyduğumun farkına değildi. “Sadece bu kaldı, ne bir iz, ne bir nefes. Yok olmasına izin vermeyeceğim, ben yaşadıkça. Gelen giden beğenmezse beğenmesin, umurumda değil. Hüseyin sayar beni, susar, kaynanam kızacak ama ben istiyorum, yetmez mi?”
Hüseyin ve balıkçı dostlar cenazeyi, adanın arkasında kilisenin yamacındaki kimsesizler mezarlığına kaldırdılar. Hep beraber eve geldiler. Kapıdan girer girmez Hüseyin’le gözlerimiz buluştu, içim biraz rahatladı. Bir kaynanaya yarım ağızla dercesine değil de, benim kadar ağız dolusu ana derdi, anam sevgiyle herkesin sığındığı bir kucaktı. Nadir’e de analık ettiği için Hatçe Ana olmuştu yıllar öncesinde. Böyle mi kavuşacaktı yıllardır dönmesini beklediği doğurmadığı oğluna. Anam, Nadir Abimi her fırsatta anlatırdı. “Yemyeşil gözleri ceylan gibi dimdik bakardı insan yüzüne, uzak mı uzak, her an kaçacakmış gibi. Ürkek, ürkütücü. Tüm yaşamında ya dövdü ya dövüldü Nadir’im.”