Duyar duymaz koşarak vardım anamın yanına. Onun
sıcaklığına sığınmak istedi içim. İçerde dışarıdakinden daha şiddetli bir
fırtına. Elinde ahşap çerçeveli, keten paspartulu bir tablo, odanın ortasında
duruyordu, sessiz, nefessiz. Yarı çıplak bir kadın, bedenini siyah bir tül
sarmış, yüzüne vuran loş ışık hüznü açığa çıkarmış. Kadınların hüznü birbirini
tamamlıyor, birbirini yansıtıyordu. Çiviyi duvara çakarken, anam kendi kendine
mırıldandıklarını duyduğumun farkına değildi. “Sadece bu kaldı, ne bir iz, ne
bir nefes. Yok olmasına izin vermeyeceğim, ben yaşadıkça. Gelen giden beğenmezse
beğenmesin, umurumda değil. Hüseyin sayar beni, susar, kaynanam kızacak ama ben
istiyorum, yetmez mi?”
Hüseyin ve balıkçı dostlar cenazeyi, adanın
arkasında kilisenin yamacındaki kimsesizler mezarlığına kaldırdılar. Hep
beraber eve geldiler. Kapıdan girer girmez Hüseyin’le gözlerimiz buluştu, içim
biraz rahatladı. Bir kaynanaya yarım ağızla dercesine değil de, benim kadar
ağız dolusu ana derdi, anam sevgiyle herkesin sığındığı bir kucaktı. Nadir’e de
analık ettiği için Hatçe Ana olmuştu yıllar öncesinde. Böyle mi kavuşacaktı
yıllardır dönmesini beklediği doğurmadığı oğluna. Anam, Nadir Abimi her fırsatta
anlatırdı. “Yemyeşil gözleri ceylan gibi dimdik bakardı insan yüzüne, uzak mı
uzak, her an kaçacakmış gibi. Ürkek, ürkütücü. Tüm yaşamında ya dövdü ya dövüldü
Nadir’im.”
Severdim ben Nadir Abi’yi, çok güvenirdim.
Ailesinden bekleyip de bulamadığı sevgiden daha büyük bir yürekle severdi beni,
göstermeyi beceremese de. Sanki sırça bir faunustum. Her şeyden sakınırdı beni,
tozdan buluttan. Sahildeki çakıl taşlarını, tepedeki çamları, gökyüzünü,
hepsini o öğretti bana. Denizde saatlerce yüzer, karnımızı doyurduktan sonra, gri
beyaz, pofuduk bulutları çözülüşünü izler, kırılgan sırları üzerimize örterdi.
Yalnızlığını taşıyabilmek için katılaşmış ve içine dönük dünyasında eğlence bulutlar
kadar uzaktı. En büyük keyfimiz, sıcaklığı kardeşliği paylaşabildiğimiz “uyumacılık”
oyunumuzdu.
Anamın gözleri yaşlıydı. Anlatarak usulca
azaltacaktı sanki acısını. İlk defa dinlemiyordum bu hikâyeleri, ancak o hiç
bilinmeyen, yıllardır saklanmış büyük sırları gün ışığına kavuşturur gibi
anlatıyordu, kendini şifaya kavuşturmayı ister gibi, o insanlara bir selam
yollar gibi, göçenlerin ruhlarına dua eder gibi.
Muzaffer Bey’in köşkün bahçesinde verdiği davetler
dillere destanmış. Masalların modası geçse de, bu davetler kadim destanlar gibi
hala dillerde, kült filmlerden daha renkli anılarda. Günlerce sürermiş
hazırlıklar. Davetliler değişir, anamın su böreğiyle yaprak sarması hiç değişmezmiş.
Hatçe Hanım’mış adı daha. Muzaffer Bey ve Güney Hanım’ın tek ve çok değerli
oğulları Nadir’den dadılar, bakıcılar sorumluymuş. Sonra hacizler gökten
boşanırcasına yağmış, borçlular köşkü yağmalamak için birbirleriyle yarışmışlar.
Hatçe Ana, ürkek ceylanı kurtlara bırakamamış, kucağını ve bir tas çorbasını
paylaşmış. Sevgisi, yuvasının sıcaklığı ne anasının açtığı yaraya merhem olabilmiş,
ne babasına duyduğu öfkeyi hafifletebilmiş.
.
Anam acı içindeydi, sarıldım, sıcaklığım biraz
olsa acısını dindirebilir miydi? Kafamı, küçük bir çocuğu sakinleştirmek ister
gibi göğsüne gömdü, saçlarımı okşamasından belliydi, Nadir’iyleydi, öylesine
durdum. Gözyaşlarını yemenisinin ucuna sildi, o günleri hatırlamış gibi konuşmaya
başladı.
Yorgo Kaptanın teknesinde, balık çekçeğinde
çalışıyorduk o yıllarda. Çalışmak zorlamıyordu. Nadir’e ulaşma çabaları ağ
ellemekten daha yıpratıcıydı. Ne sözlerime, ne sessizliğime cevap veriyordu, türkülerime
sağırdı. Yıllarca denizin dibinde kalmışçasına kabuk bağlamıştı ruhu o küçücük
yaşında, balığın pullarını ayıklar gibi temizlenmiyordu. Papaz Efendiden bile
yardım istemiştim, onun kitabı da bir çare olamadı. Yorgo Kaptan Nadir’i
denizin sularını bildiği kadar bilir, aynı yaşlardaki oğlu Tanaş kadar severdi.
Ne giden, ne de karısının gitmesine izin veren Muzaffer Bey’in yaptığını siz
yapmayın bu çocuğa. Koy verin zincirlerini, kendi ruhunuzu da onun yolunu da
özgürleştirin, demişti.
Biz ada insanlarıyız. Martılar karabataklar yoldaşlarımızdır.
Rüzgârın şarkısıyla, dalgaların sırtındaki kuzuların izinde yaşarız. Biz deniz
insanlarıyız. Bulutların gölgesinde, fırtınanın sessizliğinde nefesleniriz. Kumsal
hasretle kollarını açıp kavuşmayı arzular dalgalarla, her kavuşmanın böğründen
götüreceklerini bilse de. Biz kumsallardan öğrendik hasretimizle yaşamayı. Sahiller,
çakıl taşları, çamlar bize yeter, biz birbirimizin sessizliğini dinler, gözlerimizle
yaşamımızı paylaşırız. Kaçmak üzere olan ceylanı, sevgiyle uğurladık. Yıllarca
ne bir ses, ne bir söz ulaştı ceylanımdan, derin ince bir sızı gibi hep
içimdeydi Nadir’im.
Nadir, geçmişi geleceği olmayan kayıp bir halde
yıllar sonra adaya dönmek için Yorgo Kaptanın oğlu Tanaş’ı seçmiş, kaderlerinin
bağını bilmeden.
“Vapur iskelesine değil de, kuzey batıdaki
yük iskelesine gitmek için anlaştık. Kurumuş bir ağaca benziyordu. Bir şey
sormadım, anlatırsa dinleyeceğimi anladı. Hatırlamam ne anasını, ne babasını, köşkün
yerinde de yeller esiyor. O kriz sonrası öleceğini sandı ki, can havliyle kusar
gibi anlattı, gerçeği ve kendi gerçeğini iç içe. Kustukça zehrini boşalttı,
damarlarına kan yürüdü, yenilenmesinin ilk adımıydı.”
Topu topu 7 yıl sürmüş o şaşalı köşk yaşamı.
Dönüp dolanıp çikolata maceralarını ve de anasının başucundaki tabloyu anlatmış.
Siyah tüle sarılı yarı çıplak kadın anasından daha sıcak bir anısıymış. Tüm
boşluğunu çikolata ile doldurmaya çalışır, her seferinde kusarak hastalanırmış.
Yıllarca açlıktan kusarken çikolata kokusu sarmış bedenini. Babası çikolatadan
ve annesinden nefret edermiş, annesi kusmasına dayanamaz daha da uzaklaşırmış
oğlundan. İstenmemek bıçak kesiğinden daha derin, kurşun yarasından daha
onulmazmış. Anasının başka adamı sevip gitmesini kabullenmiş gibi yapsa da yıllarca,
şehir surlarının dışında bir kimsesizler yurdunda ölümü beklediğini
öğrendiğinde anlamış, vedalaşmadan, sadece sevgisizliğini bırakarak giden o
kadının ruhunun en derin yarası, kırgınlığının, acısının kaynağı olduğunu.
Sobanın üzerinde eriyen buz gibi sırra kadem basan babası, bitmez, dinmez
öfkesinin nedeniymiş.
“Kilise sokağındaki viran evi yaşanabilir
kılabilmek için, son varlığı yüzüğünü ve kösteği çoktan okutulmuş saatini sattım”
dedi Tanaş. Denizci, hep savaşan koca Tanaş’ın sesi titriyordu, çocukluktan
kalma bir sevgi miydi bu diye düşündüm. “Adamım, şehirde geçmişsiz, umutsuz,
güvensiz, küreksiz bir sandal gibi sürüklenip durmuş. Kadınlara sığınınca,
babası girmiş rüyalarına, kızgınlığından kadınları, kadınlara ulaşamayınca, sevilemez
olduğunu öğreten annesi adına kendini cezalandırmış. Barlarda, köprü
altlarında, parklarda unutmuş yıllarını.” Hep mücadeleci bir yaşam süren Koca Balıkçı
en çok da, her şeye inat yaşama isteğine şaşırmış Nadir Abimin.
“Yüzyıllık çamların kokusu yalnızlığına, uzaklardan
gelen rüzgâr ve dağ gibi dalgalar bedenine iyi geldi. Bir ada insanı olma,
denizi ruhuna sokma yolunda hızla ilerliyordu. Sonra sanırım içindeki canavar ayaklandı,
yüreği kanamaya başladı yine yeniden. Vapur iskelesi tarafı çekti ruhunu,
kendini içkiye, geceye, gürültüye teslim etti. Oralara karıştı, ne ailesinden
bir ize rastlayabildi, ne de kendinden. Beni aramaz oldu, aramalarıma cevap
vermedi Evinin kapısına dayandım, açmadı, içeri girdim. Ruhunu bulamadan, ruh
olmuştu.
Nadir’in hikâyesi oturuyordu başköşede, hüzün
ve acı.
Hatçe Ana sessiz.
Tanaş gitmek için kalktığında, gözü duvarda asılı
tabloya takıldı. Bakmaya çekindi önce, sonra gülümsedi, uluorta cesaretle seyretti.
Kocaman Balıkçının yüreğinden geçenler ortalara döküldü, öylesine.
“Bu tablo burada ya, ruhu rahat eder artık
herhalde.”
Hatçe
Ana’nın elini öptü. Deniz onu bekliyordu.
Coook guzel be Canan! Kalemine saglik!
YanıtlaSil