18.09.2013

Küreksiz Sandal

Duyar duymaz koşarak vardım anamın yanına. Onun sıcaklığına sığınmak istedi içim. İçerde dışarıdakinden daha şiddetli bir fırtına. Elinde ahşap çerçeveli, keten paspartulu bir tablo, odanın ortasında duruyordu, sessiz, nefessiz. Yarı çıplak bir kadın, bedenini siyah bir tül sarmış, yüzüne vuran loş ışık hüznü açığa çıkarmış. Kadınların hüznü birbirini tamamlıyor, birbirini yansıtıyordu. Çiviyi duvara çakarken, anam kendi kendine mırıldandıklarını duyduğumun farkına değildi. “Sadece bu kaldı, ne bir iz, ne bir nefes. Yok olmasına izin vermeyeceğim, ben yaşadıkça. Gelen giden beğenmezse beğenmesin, umurumda değil. Hüseyin sayar beni, susar, kaynanam kızacak ama ben istiyorum, yetmez mi?”
Hüseyin ve balıkçı dostlar cenazeyi, adanın arkasında kilisenin yamacındaki kimsesizler mezarlığına kaldırdılar. Hep beraber eve geldiler. Kapıdan girer girmez Hüseyin’le gözlerimiz buluştu, içim biraz rahatladı. Bir kaynanaya yarım ağızla dercesine değil de, benim kadar ağız dolusu ana derdi, anam sevgiyle herkesin sığındığı bir kucaktı. Nadir’e de analık ettiği için Hatçe Ana olmuştu yıllar öncesinde. Böyle mi kavuşacaktı yıllardır dönmesini beklediği doğurmadığı oğluna. Anam, Nadir Abimi her fırsatta anlatırdı. “Yemyeşil gözleri ceylan gibi dimdik bakardı insan yüzüne, uzak mı uzak, her an kaçacakmış gibi. Ürkek, ürkütücü. Tüm yaşamında ya dövdü ya dövüldü Nadir’im.”
Severdim ben Nadir Abi’yi, çok güvenirdim. Ailesinden bekleyip de bulamadığı sevgiden daha büyük bir yürekle severdi beni, göstermeyi beceremese de. Sanki sırça bir faunustum. Her şeyden sakınırdı beni, tozdan buluttan. Sahildeki çakıl taşlarını, tepedeki çamları, gökyüzünü, hepsini o öğretti bana. Denizde saatlerce yüzer, karnımızı doyurduktan sonra, gri beyaz, pofuduk bulutları çözülüşünü izler, kırılgan sırları üzerimize örterdi. Yalnızlığını taşıyabilmek için katılaşmış ve içine dönük dünyasında eğlence bulutlar kadar uzaktı. En büyük keyfimiz, sıcaklığı kardeşliği paylaşabildiğimiz “uyumacılık” oyunumuzdu.
Anamın gözleri yaşlıydı. Anlatarak usulca azaltacaktı sanki acısını. İlk defa dinlemiyordum bu hikâyeleri, ancak o hiç bilinmeyen, yıllardır saklanmış büyük sırları gün ışığına kavuşturur gibi anlatıyordu, kendini şifaya kavuşturmayı ister gibi, o insanlara bir selam yollar gibi, göçenlerin ruhlarına dua eder gibi.
Muzaffer Bey’in köşkün bahçesinde verdiği davetler dillere destanmış. Masalların modası geçse de, bu davetler kadim destanlar gibi hala dillerde, kült filmlerden daha renkli anılarda. Günlerce sürermiş hazırlıklar. Davetliler değişir, anamın su böreğiyle yaprak sarması hiç değişmezmiş. Hatçe Hanım’mış adı daha. Muzaffer Bey ve Güney Hanım’ın tek ve çok değerli oğulları Nadir’den dadılar, bakıcılar sorumluymuş. Sonra hacizler gökten boşanırcasına yağmış, borçlular köşkü yağmalamak için birbirleriyle yarışmışlar. Hatçe Ana, ürkek ceylanı kurtlara bırakamamış, kucağını ve bir tas çorbasını paylaşmış. Sevgisi, yuvasının sıcaklığı ne anasının açtığı yaraya merhem olabilmiş,  ne babasına duyduğu öfkeyi hafifletebilmiş.
.
Anam acı içindeydi, sarıldım, sıcaklığım biraz olsa acısını dindirebilir miydi? Kafamı, küçük bir çocuğu sakinleştirmek ister gibi göğsüne gömdü, saçlarımı okşamasından belliydi, Nadir’iyleydi, öylesine durdum. Gözyaşlarını yemenisinin ucuna sildi, o günleri hatırlamış gibi konuşmaya başladı.
Yorgo Kaptanın teknesinde, balık çekçeğinde çalışıyorduk o yıllarda. Çalışmak zorlamıyordu. Nadir’e ulaşma çabaları ağ ellemekten daha yıpratıcıydı. Ne sözlerime, ne sessizliğime cevap veriyordu, türkülerime sağırdı. Yıllarca denizin dibinde kalmışçasına kabuk bağlamıştı ruhu o küçücük yaşında, balığın pullarını ayıklar gibi temizlenmiyordu. Papaz Efendiden bile yardım istemiştim, onun kitabı da bir çare olamadı. Yorgo Kaptan Nadir’i denizin sularını bildiği kadar bilir, aynı yaşlardaki oğlu Tanaş kadar severdi. Ne giden, ne de karısının gitmesine izin veren Muzaffer Bey’in yaptığını siz yapmayın bu çocuğa. Koy verin zincirlerini, kendi ruhunuzu da onun yolunu da özgürleştirin, demişti.
Biz ada insanlarıyız. Martılar karabataklar yoldaşlarımızdır. Rüzgârın şarkısıyla, dalgaların sırtındaki kuzuların izinde yaşarız. Biz deniz insanlarıyız. Bulutların gölgesinde, fırtınanın sessizliğinde nefesleniriz. Kumsal hasretle kollarını açıp kavuşmayı arzular dalgalarla, her kavuşmanın böğründen götüreceklerini bilse de. Biz kumsallardan öğrendik hasretimizle yaşamayı. Sahiller, çakıl taşları, çamlar bize yeter, biz birbirimizin sessizliğini dinler, gözlerimizle yaşamımızı paylaşırız. Kaçmak üzere olan ceylanı, sevgiyle uğurladık. Yıllarca ne bir ses, ne bir söz ulaştı ceylanımdan, derin ince bir sızı gibi hep içimdeydi Nadir’im.
Nadir, geçmişi geleceği olmayan kayıp bir halde yıllar sonra adaya dönmek için Yorgo Kaptanın oğlu Tanaş’ı seçmiş, kaderlerinin bağını bilmeden.
“Vapur iskelesine değil de, kuzey batıdaki yük iskelesine gitmek için anlaştık. Kurumuş bir ağaca benziyordu. Bir şey sormadım, anlatırsa dinleyeceğimi anladı. Hatırlamam ne anasını, ne babasını, köşkün yerinde de yeller esiyor. O kriz sonrası öleceğini sandı ki, can havliyle kusar gibi anlattı, gerçeği ve kendi gerçeğini iç içe. Kustukça zehrini boşalttı, damarlarına kan yürüdü, yenilenmesinin ilk adımıydı.”

Topu topu 7 yıl sürmüş o şaşalı köşk yaşamı. Dönüp dolanıp çikolata maceralarını ve de anasının başucundaki tabloyu anlatmış. Siyah tüle sarılı yarı çıplak kadın anasından daha sıcak bir anısıymış. Tüm boşluğunu çikolata ile doldurmaya çalışır, her seferinde kusarak hastalanırmış. Yıllarca açlıktan kusarken çikolata kokusu sarmış bedenini. Babası çikolatadan ve annesinden nefret edermiş, annesi kusmasına dayanamaz daha da uzaklaşırmış oğlundan. İstenmemek bıçak kesiğinden daha derin, kurşun yarasından daha onulmazmış. Anasının başka adamı sevip gitmesini kabullenmiş gibi yapsa da yıllarca, şehir surlarının dışında bir kimsesizler yurdunda ölümü beklediğini öğrendiğinde anlamış, vedalaşmadan, sadece sevgisizliğini bırakarak giden o kadının ruhunun en derin yarası, kırgınlığının, acısının kaynağı olduğunu. Sobanın üzerinde eriyen buz gibi sırra kadem basan babası, bitmez, dinmez öfkesinin nedeniymiş.

“Kilise sokağındaki viran evi yaşanabilir kılabilmek için, son varlığı yüzüğünü ve kösteği çoktan okutulmuş saatini sattım” dedi Tanaş. Denizci, hep savaşan koca Tanaş’ın sesi titriyordu, çocukluktan kalma bir sevgi miydi bu diye düşündüm. “Adamım, şehirde geçmişsiz, umutsuz, güvensiz, küreksiz bir sandal gibi sürüklenip durmuş. Kadınlara sığınınca, babası girmiş rüyalarına, kızgınlığından kadınları, kadınlara ulaşamayınca, sevilemez olduğunu öğreten annesi adına kendini cezalandırmış. Barlarda, köprü altlarında, parklarda unutmuş yıllarını.” Hep mücadeleci bir yaşam süren Koca Balıkçı en çok da, her şeye inat yaşama isteğine şaşırmış Nadir Abimin.
“Yüzyıllık çamların kokusu yalnızlığına, uzaklardan gelen rüzgâr ve dağ gibi dalgalar bedenine iyi geldi. Bir ada insanı olma, denizi ruhuna sokma yolunda hızla ilerliyordu. Sonra sanırım içindeki canavar ayaklandı, yüreği kanamaya başladı yine yeniden. Vapur iskelesi tarafı çekti ruhunu, kendini içkiye, geceye, gürültüye teslim etti. Oralara karıştı, ne ailesinden bir ize rastlayabildi, ne de kendinden. Beni aramaz oldu, aramalarıma cevap vermedi Evinin kapısına dayandım, açmadı, içeri girdim. Ruhunu bulamadan, ruh olmuştu.
Nadir’in hikâyesi oturuyordu başköşede, hüzün ve acı.
Hatçe Ana sessiz.

Tanaş gitmek için kalktığında, gözü duvarda asılı tabloya takıldı. Bakmaya çekindi önce, sonra gülümsedi, uluorta cesaretle seyretti. Kocaman Balıkçının yüreğinden geçenler ortalara döküldü, öylesine.
“Bu tablo burada ya, ruhu rahat eder artık herhalde.”

 Hatçe Ana’nın elini öptü. Deniz onu bekliyordu. 

1 yorum: